
Veda Hutbesi Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın 114 bini bulan hacıya hitaben irad ettiği hutbe'dir. Hz. Peygamber (S.A.V.) bu son hutbesinde, bundan sonra bir daha haccedemeyeceğini bildirip vefatının yaklaştığını ima ettiği, sonraki gelen günler de O'nun (S.A.V) bu sözlerini doğruladığı için bu hacca Veda Haccı, bu hac esnasında irad ettiği hutbeye de Veda Hutbe'si adı verildi.
Veda Hutbesi her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de,
gerçekte bu hutbe, Arafat'ta, Mina'da ve bir gün sonra yine Mina'da olmak üzere
arefe günü ile bayramın 1. ve 2. günlerinde parça parça irad edilmiştir.
Değişik yer ve zamanda irad buyurulduğu için de hutbe, birçok kişi tarafından
birbirinden farklı şekillerde rivayet edilmiş; kişinin ya da gurubun duyduğunu
başkaları işitmediğinden, hutbenin tamamının bir araya toplanmasında bu farklı
rivayetlerden yararlanılmış ve daha sonraki yıllarda bu üç aynı yer ve zamanda
buyurulan hutbe tek bir hutbe olarak bir araya getirilmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın
bu son haccından bir yıl önce nazil olan Tevbe suresinde 9/28;
"Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından
sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar..." yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki)
Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir,
hikmet sahibidir." müşriklerin pis olduğu ve bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a
yaklaşmamaları emredildiği için, Veda Haccı'nda Mekke'de sadece müslümanlar
vardı, hutbeyi de yalnızca müslümanlar dinlemişti. (Müşriklerin bu hutbeye yalan
katmaları da önlenmiş oldu.). Zaten Mekke'nin fethinden sonra müşriklerin sayısı
parmakla sayılacak kadar azalmıştı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Mekke'den kendisiyle
birlikte yola çıkan 100 bin civarındaki ashabıyla Mekke'ye haccetmek için
geldiklerinde bir yıl önceki ikaz sebebiyle Mekke'de müşrik kalmamıştı, çoğunluk
müslüman olurken Mekke'yi terkedenler de vardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) haccın
bütün erkanını bizzat kendisi yaparak Müslümanlara öğretmiş, İslam'ın Hac
konusundaki emirleri de böylece tamamlanmıştı. İslam'ın tamamlandığını bildiren
bazı ayetler de bu Veda Haccı'nda nazil oldu.
Cahiliye döneminde dışarıdan gelen hacılar Arafat'ta vakfeye dururken, Kureyş
eşrafı diğer insanlardan üstün olduklarını belli edercesine Arafat yerine
Müzdelife'de vakfeye dururlardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) cahiliye döneminin bu
sınıf üstünlüğüne dayalı adetini ortadan kaldırdı ve bütün hacılar gibi
Arafat'ta vakfeye durdu. Hz. Peygamber (S.A.V.)'a orada bu dinin tamamlandığı şu
ayet-i Kerimeyle müjdelendi :
"Ey Mü'minler, şu küfreden müşrikler bugün dininizi söndürmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık bundan böyle onlardan korkmayınız; ancak benden korkunuz. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan razı oldum" (Maide 3)
Dinin kemale erdirilmesine bütün müslümanlar sevinirken yalnızca Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer, bunun Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın vefatının yaklaştığına delalet ettiğini anlamışlar ve gözlerinden yaşlar akmıştı. Gerçekten de bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.V.) 82 gün yaşamış ve vefat etmiştir.
Arafat'ta yüzbinin üzerindeki hacıya hitaben Hz. Peygamber (S.A.V.) sesinin
bütün hacılar tarafından işitilmesi için belli mesafelerde gür sesli
sahabilerden bazılarını görevlendirdi. Hz. Peygamber (S.A.V.)'in sözlerini
tekrar eden bu sahabiler hutbenin bütün hacılar tarafından duyulmasını
sağlıyorlardı. Devesi Kusva'nın sırtında olduğu halde Hz. Peygamber (S.A.V.) şu
hutbeyi irad etti:
Ey
insanlar!
Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi
olarak bir daha buluşamayacağım. Ey insanlar; bu günleriniz nasıl mukaddes bir
gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mukaddes bir
şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü
saldırıdan emindir.
Ashabım!
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalaletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenlerden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.
Ey
ashabım!
Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine vesin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz ve ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adet'in her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalip oğlu (amcam)Abbas'ın faizidir.
Ashabım!
Cahiliyet döneminde güdülen
kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım kan davası da
Abdulmuttalib'in torunu (yeğenim) Rebia'nın kan davasıdır.
Ey
insanlar!
Bugün şeytan şu
topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü kaybetmiştir. Fakat bu
kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu
memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.
Ey insanlar!
Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; aile şerefinizi korumalar ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnetmemeleridir. Eğer onlar razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alrlarsa onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir.
Ey
mü'minler!
Size bir emanet bırakıyorum
ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet
Allah'ın kitabı Kur'andır.
Ey
mü'minler!
Sözümü iyi dinleyiniz ve
muhafaza ediniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve bütün Müslümanlar kardeştir.
Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir.
Ancak gönül hoşluğuyla verilen başka. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyiniz.
Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.
Ey
insanlar!
Cenab-ı Hak her hak
sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin
döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakar için mahrumiyet cezası vardır. Babasından
başkasına nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına uymaya kalkan
nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların
düşmanlığına uğrasın. Cenab-ı Hak bu insanların ne tevbelerini ne de
şehadetlerini kabul eder.
Resulullah (S.A.V.) sözlerinin
burasında dinleyenlere sordu:
Ey
insanlar!
-Yarın beni sizden soracaklar. Ne
dersiniz?
Ashab-ı Kiram cevap verdi:
-Allah'ın risaletini tebliğ
ettin; görevini yerine getirdin, bize vasiyet ve nasihatte bulundun diye şehadet
ederiz.
Resulullah (S.A.V.)
şehadet parmağını göğe kaldırarak üç kez:
-Ya Rab şahid ol! Ya Rab
şahid ol! Ya Rab şahid ol! (buyurarak Arafat'taki hutbesini bitirdi.)
Resulullah (S.A.V.) güneş batıncaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar vereceği bir anda yukarıda zikredilen Maide suresinin 3.Ayeti nazil oldu. Daha sonra devesine binen Resulullah (S.A.V.) yavaş adımlarla Arafat'tan inerek Müzdelife'ye geldi. Burada bir ezan ve iki kamet ile akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldı. Ve istirahate çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazını kıldı ve ortalık iyice ağardıktan sonra Müzdelife'den Cemretü'l Akabe mevkiine geldi. Şeytan taşlamadan sonra Mina'ya geçen Resulullah (S.A.V.) burada da Veda Hutbesinin diğer bölümünü irad etti. Allah'a ham ü senadan sonra devamla :
Ey
insanlar!
Sizi Allah'ın kitabına
bağlayan peygamberinizin (s.a.v) sözlerini iyi dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hac
ibadetinizin bütün hareketlerini benden gördüğünüz gibi ifa ediniz. Öyle
sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem.
Resulullah (S.A.V.) bundan sonra halka sorulu cevaplı sürdürdüğü hutbesini :
Ey
insanlar!
Ayların yerini değiştirerek
geri bırakmak inkarda aşırı gitmektir. Kafirler böyle yapmakla doğru yoldan
saptılar. Allah'ın haram haram kıldığı ayların sayısını uygun yapmak için, bir
yıl haram ayını helal, diğer yıl onu haram sayarlar. Böylece Allah'ın haram
kıldığını helal kabul ederler. Zaman Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gibi
aynı duruma döndü. Allah'ın katında aylar on ikidir. Bunların dördü mukaddes
(haram) aylardır ki üçü arka arkaya gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem,
dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Şaban'ın arasındaki Recep'tir. Ey mü'minler! Bu
ay hangi aydır?
-Allah ve Resulü daha iyi
bilir.
-Zilhicce ayı değil midir?
-Evet, Zilhicce'dir.
Bu içinde bulunduğumuz
belde hangi beldedir?
-Allah ve Resulü daha iyi
bilir.
-Mekke şehri değilmidir?
-Evet Mekke'dir.
-Bugün hangi gündür?
-Allah ve Resulü daha iyi
bilir.
-Yevmünahr'dır. (kurban
kesme günü) değilmidir.?
-Evet yevmünahr'dır.
Bu diyalogdan sonra Resulullah (S.A.V.) sahabelere dönerek
Şu halde iyi bilinizki; bu şehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes(haram) olduğu gibi birbirinize kanlarınızı dökmek, mallarınızı haksız yere almak, namuslarınızı kirletmek de haramdır, her türlü saldırıdan masumdur. Muhakkak ki siz Rabbinize kavuşacaksınız, o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız.
Ey
insanlar!
Aklınızı başınıza alında benden sonra birbirinizin boynunu vuracak şekilde dalalete, vahşete düşerek cahiliye devrine dönmeyin.
Ey insanlar!
Bu nasihatlerime kulak verip bunları burada hazır bulunanlarınız
bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki, kendisine tebliğ edilen kimse burada
bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur.Ardından
Resulullah (S.A.V.) iki kez:
-Tebliğ ettim mi? buyurdu.
Sahabiler:
-Evet ettin, deyince Resulullah (S.A.V.) ;
Şahit ol Ya Rab! dedi ve tekrar hatırlattı:
Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ
etsin.
Resulullah (S.A.V.) Mina'daki bu hutbesinden sonra kurban kesim yerine gelerek önceden hazırlanan develeri kurban etti. Bir kısmını da Hz. Ali (K.V) kestikten sonra her deveden birer parça et alınarak pişirilip yenildi. Daha sonra traş olan Resulullah (S.A.V.) ihramdan çıktı ve Kabe'yi tavaf etti. Öğle namazını da orada kıldıktan sonra Zemzem suyunun yanına gitti ve kendisine sunulan bir bardak suyu içtikten sonra tekrar Mina'ya döndü. Resulullah (S.A.V.) Mina'da geçirdiği teşrik günlerinde şeytan taşlama görevini yerine getirmiş, bu arada çevresinde bulunan insanlara hutbeler irad buyurmuştu.
"Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga
dalga Allah'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman Rabbini överek tesbih et.
O'ndan mağfiret dile, çünkü O tevbeleri çok kabul edendir." (en-Nasr, 110/1-3)
mealindeki Nasr suresinin nazil olduğunu duyan müslümanlara, hem yeni nazil olan
bu sureyi okumuş hem de kendilerine nasihat ettiği hutbelerinden birini irad
buyurmuştur. Bu hutbesinde de yine müslümanların mal, can, namus emniyetinden
bahseden Resulullah (S.A.V.) insan haklarının temelini oluşturan bu üç hakkı
tekrar tekrar ümmetine hatırlatmıştı. Değişik yer ve zamanlarda irad edilen bu
hutbeler, tek bir şekilde bütünleştirilmiştir. (2)
Hutbedeki önemli ve anlaşılması zor cümlelerden biri:
"Vah size! Benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın." Dedi. (3)
Bu rivayet, Resulullah (S.A.V.)'ın Veda Haccı sırasında yaptığı konuşmalardan birini aksettirmektedir. Ahir zamanda çıkıp dini tahrib edecek ve insanlığa büyük zarar verecek olan şahıslardan biri hakkında, Resulullah (S.A.V.), Veda Haccı gibi büyük bir kalabalığın bir araya geldiği fırsatta bilgi vermektedir.
Hadisin sonunda ifade edilen "Benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın" cümlesinden, Nevevi'nin kaydına göre, yedi farklı hüküm çıkartılmıştır.
Müslümanın kanını haksız yere helal addeden müslüman, kafir olur.
Bundan maksad nimet ve İslam'ın hakkına karşı nankörlüktür. Kadr u kiymet bilmemektir.
Bu hal (mü'minin mü'mini öldürmesi) küfre yakın bir ameldir ve küfre götürür.
Bu kafirlerinkine benzer bir fiildir. Çünkü normalde mü'mini kafirden başkası öldüremez.
Bundan murad küfrün hakikatidir, yani manası şöyledir: Sakın küfre dönmeyin, müslüman olmaya devam edin!
Bu manayı Hattabi ve başkaları hikaye etmişlerdir: Buradaki 'kafirler'den maksat, silah kuşananlardır. Araplar,"tekefferer reculü bi silahihi" derler. Yani silahını kuşandı. "Kuşandı" kelimesini tekeffür etti diyerek, küfr kökünden bir kelime kullanarak ifade ederler. El-Ezheri, Tehzibü'l-Lüga adlı kitabında silah kuşanan, silah taşıyan manasına kafir kelimesini kullanmıştır.
Hattabi de şu manayı anlamıştır: "Birbirinizi tekfir etmeyin (kafirlikle suçlamayın), sonra birbirinizi öldürmeyi helal addedersiniz."
Veda
Hutbesi birçok yönden ehemmiyet taşır:
Herşeyden önce Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın hayatının sonlarında irad edilmiştir. Malum olduğu üzere Veda Haccı Hicret'in 10.yılında cereyan etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) ömrünün son aylarını yaşamaktadır ve birkaç ay sonra vefat edecektir. "Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan razı oldum" (Maide,3) mealindeki ayet de bu hac sırasında nazil olmuştur. (4)
Hutbe muhteva olarak çok ehemmiyetlidir. Zira ciddi meselelere temas etmekte, o güne kadar ele alınmamış olan bir çok cahili tatbikata son verilmektedir. Kan davasının, faizin kesinlikle kaldırılması, karı-koca arasındaki hukukun tavzihi (açığa kavuşturulması), nesi takvimi'nil ilgası, hac kaidelerinin tesbiti v.s. hepsine bu hutbede yer verilir. Günümüz müelliflerinden bazıları Veda Hutbesi'ni İslam'ın "insan hakları" veya "kadın hakları" beyannamesi olarak değerlendirir. Gerçekten de insanların "mal, can, ırz" dokunulmazlığının te'yidi (kayıt altına almak, garanti etmek) tarihte ilk defa cereyan eden bir hadisedir. 20.Asırda Birleşmiş Milletlerce benimsenen insan hakları beyannamesi şüphesiz çok daha fazla teferruata yer veriyor. Ancak, onlar hep kağıt üzerinde kalmıştır ve öyle kalmaya devam edecektir. Burada ise alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygabmer (S.A.V.) 'ın tebliği olarak vicdanlara, ruhlara, akıl ve fikirlere nakşolma söz konusudur. Burada bir parantez açalım:
Bu gün ülkemizde yaşıyan müslümanlarda bu bağlılığın olmadığını düşünelim. İnsanlar, Allah'tan korkmuyor, ahiret duygusu yok, ülke kanunları da bazen yetersiz kalıyor, bu insanlar haksızlıklara, kötülüklere karşı mücadelere kendi içlerindeki şeytana uyarak çare bulmaya kalkmaları halinde ülke kan gölüne döner. İşte insanları Allah, Peygamber sevgi ve bağlılığı ile ahiretteki hesaba çekilme şuuru tüm kötülüklerden alıkoyuyor. Ülkemizde son 15 yıldan beri içlerinde Allah korkusu, Peygamber sevgisi ve ahiret duygusu olmayan PKK mensublarına karşı verilen mücadele bunun en açık misalidir.
İnsanlık, müslümanların en güçlü ve gösterişli olduğu devirlerde bile, dili, dini, rengi ne olursa olsun İslam topraklarında kanından, malından, ırzından emin olmuş hürriyet içinde yaşamıştır. Avrupalıların hakimiyet kurdukları yerlerde öldürüle öldürüle nesli tüketilen, terör ve yasaklarla dili, dini unutturulan kavimlerin, yeryüzünden tamamen silinen medeniyetlerin sayısı çoktur. (5)
İnsan hakları anlayışı tarih boyunca tedrici (yavaş yavaş) gelişmiş olmakla birlikte en mütekamil şekliyle İslam'la gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın Veda Hutbesi ilk insan hakları beyannamesi olarak önemlidir. İslami devletler tarafından gittikçe olgunlaştırılıp geliştirilen insan haklarının batı için, gelişmesi 18. Ve 19. Yüzyıllarda(13 asır sonra) olmuştur. (6)
Hutbenin Toplum Hayatına Getirdiği Prensipler:
İncelendiği zaman Veda Hutbesinde Resulullah (S.A.V.)'ın başlıca şu noktalara temas ettiği görülür;
Her işte daima Allah'a hamd-ü sena etmek gerekir.
Nefis, insanı her zaman şerre yöneltmek ister. Bu sebepler nefislerin şerrinden Allah'a sığınmak gerekir.
Can, mal ve ırz kutsaldır. Yaşama hakkı tabii bir haktır. Irz, şeref, haysiyet, hürriyet ve mülkiyet saldırıdan korunmuş haklardır.
Cahiliye gelenekleri kaldırılmıştır. İnsanlar alışageldikleri şeyleri körü körüne yapmaktan vazgeçmelidir.
Faiz haramdır.
Kan davası gütmek haramdır.
Emanetler yerlerine verilmelidir. Emanete hıyanet edilmemelidir.
Küçük büyük, önemli-önemsiz her işte şeytana uymaktan sakınmalıdır.
Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hak, vazife ve sorumlulukları vardır.
Hem kadın hem de erkekler zinadan şiddetle kaçacaklardır.
Köle ve hizmetçilere iyi davranılacaktır.
Bütün müslümanlar kardeştir. Her türlü sınıf farkları ve ayrıcalıklar kaldırılmıştır. Üstünlük fazilet iledir.
Zulümden sakınmak gerekir, halkın malı haksız yere yenemez, birine ait bir şey sahibinin izni olmadıkça başkası için helal olmaz.
Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan sakınacaklardır.
Allah'ın kitabına ve Resulullah (S.A.V.)'ın sünnetine uyanlar asla sapıklığa düşmezler.
İslam sadeliğinden ayrılmamak, aşırılıklara sapmamak gerekir.
Hak Teala'ya ibadet olunacak; beş vakit namaz kılınacak, oruç ayında oruç tutulacak, Resulullah (S.A.V.)'ın tavsiyelerine uyulacaktır. Bunları hakkıyla yerine getirenlerin mükafatı cennettir.(7)
Kadının dövülmesi meselesine gelince, dinimiz bazı sıkı
kayıtlarla buna yer vermiştir. Yukarıda belirttiğimiz hadisten ayrı olarak
Kur'an-ı Kerim'de de yer verilen bir husustur. Kur'an-ı Kerim'de yer verilmiş
olması mevzuya ayrı bir ehemmiyet kazandırmaktadır. Bizce, ayet-i Kerime'nin bu
meseleye temas etmiş olması kadınları himayeye matuf bir durumdur. Zira, başta
günümüzün en ileri memleketlerinde bile hala cari olmak üzere, her devirde, her
millette kadınlar dövülmüştür. Kıyamete kadar da bu realite devam edeceğe
benziyor. Sanki insani münasebetlerin kadın-erkek bölümünün tabii bir
neticesidir. İnsanlar zaruri olan münasebetlerinde her zaman orta yolu
koruyamazlar, ifrat-tefrit, rıza-gazap, sevgi-öfke iç içedir. Bunların sonucu
olarak münakaşalar, ağız kavgaları, yumruklaşmalar hatta cinayetler vukua gelir.
Bunlar "olmamalıdır" diye bir şart koşulma olamaz. İslam bu meselede realiteyi
kabul ederek alışkanlık edinenleri makul hudutta tutmaya, frenlemeye çalışır.
Esasen her meselede orta yolu göstermek İslam'ın ana ruhunu teşkil eder.
Bu kısa açıklamalardan sonra asıl mevzumuza gelelim: Kur'an-ı Kerimde, mealen şu
ayet mevcuttur:
"Serkeşlik etmelerinden etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara gelince, evvela
kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında onları yalnız bırakın, yine
dinlemezse dövün" (Nisa 34)
Dikkat edilirse ayet kadının dövülmesini bir çok şarta
bağlamaktadır;
1- Meşru sebep: Kur'an da bu sebep "nüşuz" kelimesiyle ifade edilir. Türkçe meallerde umumiyetle hep "serkeşlik" olarak tercüme edilmiştir. Kelime Arapça'da yükseklik, tümseklik, sivrilik gibi manalara gelir. Selef alimleri kadınla ilgili olarak Kur'an da gelen bu tavırdan "kocasına isyanı, koku sürünmemesi, kocasını nefsinden men etmesi, kocasına daha önceki davranışını değiştirmesi, kocasına sevgisizlik izhar etmesi, kocasının tayin ettiği evde oturmayıp başka bir yerde oturması" gibi durumları anlatılmıştır. Yani kocasına karşı olan vecibelerini yerine getirmemesi diye hülasa edebiliriz. Vecibe olmayan işlerdeki itaatsizliklerinden dolayı dövmeye hakkı yoktur. Ev işlerini yapmaması gibi.
Veda Hutbesi'nde, kadını dövmeyi meşru kılan suç, "nüşuz" kelimesiyle değil, "fahiş" kelimesiyle ifade edilmiştir. Biz, "çirkinlik" olarak tercüme ettik. Bunu, dilimizde aynı kökten fuhuş kelimesiyle tercümeyi uygun bulmadık. Çünkü fuhuş, zina manasına gelir. Halbuki burada zinanın kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü zinanın cezası recm denilen hadd-i zina'dır. Bunun dayakla geçiştirilmesi mümkün değildir. Öyle ise bu hutbede adı geçen fahiş kelimesini fuhuşla açıklamak ve böylece Kur'an da geçen "nüşuz" kelimesinin vuzuha kavuşturulduğunu söylemek uygun olmaz.
2-Cezanın usul ve miktarı : Kadın meşru bir sebeple dövülebilirse de bu, en son başvurulacak yoldur. İlk önce serkeşliği sebebiyle nasihat edip, tatlılıkla ondan vazgeçirme yolu aranacak. Bu tesirli olmazsa yatağı ayrılacak. Bu iş, arkasını dönmek ve konuşmamak suretiyle gerçekleştirilir. Ayrı bir yatakta yatırılırda denilmiştir. Bu ceza da müessir olmazsa dayak meşru hale gelmektedir. İslam burada da yenilik getirerek dayağın derecesini belirtmiş "çok acı verici olmaması"'nı emretmiştir.
Şu halde, İslam, her devirde mevcudiyetini fiilen dünyanın her köşesinde muhafaza etmiş beşeri bir realiteyi ciddi kayıtlara bağlayarak kadınlar lehine ıslah etmiş, asgari seviyeye , en az zararlı hale getirmiştir.
Elmalılı Hamdi Efendi, dayakla ilgili yukarıda izah edilen
ayet-i kerimenin açıklamasını yaparken bir dip not düşüyor. Buraya aynen kaydını
uygun buluyoruz:
"Burada kadın dövülür mü diye bir soru varid olabilir.
Evet dövülmez, fakat bu ifadede kadın demek naşize (serkeş), asiye (isyankar)
karı demek olmadığı da unutulmamak lazım gelir. Sırasına göre insanca olmak
üzere birkaç tokat, hissi isyan ile sukuta (alçaklığa, adileşmeye) doğru giden
hırçın bir kadına kadınlık şeref ü terbiyesini bahşetmek için güzel bir ders
olabilir.. şair Ziya Paşa merhum:
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötekdir.
demiştir. Zamanımızda Kur'an'ın iş bu 'onları
dövün' emrini sui tefsir ederek dillerine dolamak isteyen Avrupalılar
görüyoruz. Fakat ne garip bir tesadüftür ki, biz bu ayetin tefsiriyle meşgul
olduğumuz bir sırada bir Fransız mahkemesinin, kocası tarafından dövülmüş olan
bir Fransız karısına ikame ettiği davaya karşı 'hırçınlık edip kocasını
tehevvüne (aşağılanma, hakir görme) getiren bir kadının yediği dayaktan dolayı
talak (boşanma) davası ikamesine hakkı olmadığına' hükmettiğini gazeteler ilan
ediyordu" (C.2. s. 1351) (8)
Hadisin son kısmı ehemmiyet verilmeyen bir kısım günahlarla ilgili:
"Bugün şeytan şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız." buyuruluyor.
Şarihler, Mekke ve civarında, artık puta tapma şeklinde
kimsenin küfre dönmeyeceğini anlamışlardır. Bedevilerde görülen irtidat (dinden
dönme) hadiselerinin de bu hükmü ortadan kaldırmayacağı, zira Hz. Peygamber
(S.A.V.)'in vefatından sonra görülen bu hadiseler, mahiyetçe eski putlara dönüş
olmamıştır. Ancak hadis "katl, yağma gibi bazı büyük günahlarla, bir kısım küçük
günahları (puta tapmak değil) diye mühimsemeyip, işlemeye devam edeceksiniz,
şeytana uymada bu da yeterli olacaktır." Şeklinde uyarıda bulunmakta, günah
küçük bile olsa kaçınmak gerektiğini irşad etmektedir. Nitekim İslam uleması
küçük günahlarda ısrar etmeyi büyük günah saymış, hatta bazıları-büyük küçük
ayırımı yapmadan- her bir günahta küfre giden bir yol olduğunu belirtmiştir.
Ehemmiyet verilmeyen günahların nasıl küfre götüren bir günah gibi
büyüyebileceğini açıklama sadedinde Bediüzzaman Said Nursi hazretleri
(rahimehullah)'nın şu açıklaması ikna edicidir:
"Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Mesela : Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından (haberi olmasından) çok hicap ettiği (utandığı) zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkar etmek arzu ediyor. Hem mesela: cehennem azabını intaç eden (netice veren) büyük bir günahı işleyen bir adam, bütün ruhuyla cehennemin ademini (yokluğunu) arzu ettiğinden, küçük bir emare ve şüphe, cehennemin inkarına cesaret veriyor. Hem mesela: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyetini (kulluk vazifelerini) yerine getirmeyen bir adamın küçük bir amirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan kurtulmayı arzu ediyor ve manen diyor ki: "keşki o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi. Ve bu arzudan bir manevi adavet-i ilahiyeyi (Allah'a karşı düşmanlık) işmam eden (hissettiren) bir inkar arzusu uyanır. Bir şüphe vücud-u İlahiyeye (Allah'ın varlığını) dair kalbe gelse, kat'i bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helaket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkar vasıtasıyla gayet cüz'i bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkarda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder."
Veda Hutbesinde geçen "Zaman döne döne Allah'ın arz ve
semavatı yarattığı gündeki düzenini buldu." İfadesi açıklamaya muhtaçtır..
Resulullah (S.A.V.) ömrünün son senesinde mühim bir ıslahda (düzeltme)
bulunmuştur: Takvim reformu. O güne kadar, Resulullah (S.A.V.) cahiliye
devrinden intikal eden müşriklerin takvim sistemine uymuştu. Bu sistem, kameri
ayları esas almakta ise de, haram ayları ticaret mevsimlerine düşürmek için nesi
denen bir tehir sebebiyle ayların yeri, sırası karmakarışık olmuştu. Şarihlerin
yaptığı açıklamaya göre ayların karışmasına sebep olan başka bil amil de bazı
yıllarda haram ayın birini helal addederek, onun yerine bir başka ayı haram etme
durumuydu.
Araplar Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail (aleyhisselam)'den
beri, senenin bazı bazı aylarıyla ilgili hürmete (haramlık'a) riayet ederlerdi.
Buna göre, senenin 4 ayı haram idi. Bu ayların üç tanesi peşpeşe gelen :
Zilkade, Zilhicce, Muharrem ayları, dördüncüsü de Recep idi.
Haram aylarda bir kısım yasaklara sıkı sıkıya riayet
ediyorlardı; birbirlerine çapulculuk, baskın, har, yol kesme, adam öldürme ve
hatta intikam alma gibi yasak fiilleri işlemiyorlardı. Bu yasağa riayet etmeyen
çıkacak olursa, bu herkesçe büyük bir suç ve kınanmayı icab ettiren bir ayıp
telakki (kabul) edilirdi. Bu aylara o kadar hürmet edilirdi ki, intikam bile
alınmazdı. Sözgelimi babasının katiline rastlayan bir kimse ona dokunmaz,
rahatsız etmezdi. Bu aylarda daha ziyade ibadetle meşgul olunurdu.
Ne varki; üç ayın peşpeşe gelmesi bazı sıkıntılar
getiriyordu. İktisadi düzenleri büyük ölçüde çapul ve yağmaya dayanan kabilelere
üç ay gelirsiz kalmak zor gelmeye başlamıştı. Bu mahzuru (çekinilecek şey)
gidermek üzere "nesi" denen tehir'e başvurdular. Yani haram aylardan birinde
harbe (veya yasak olan herhangi bir fiile) mecbur kalacak olurlarsa, o ayın
hürmetini bir başka aya tehir (nesi) ederlerdi. Mesela Muharrem ayında harp
yapınca, o yıl sefer'i haram sayarlardı. Müteakip sene bu hürmet başka bir aya
te'hir edilirdi.
Bu tatbikat zamanla 12 ayda 4 nisbetini de daha aşağı
indirmek ce haccı dört mevsimden işlerine gelen bir mevsimde tutmak için altı
ayda birer haftadan yirmidört ayda bir ay tezyid (artırma) ve tevsi (genişletmek)
etmişler.
Kameri takvimden vazgeçmekle birlikte şemsi takvime göre amel etmekten doğan bir
kısım tezatların giderilmesi için başka müdahaleler yapılmış, yıllar yılı takip
edilen bu tatbikat sonunda aylar karışmıştır. Bu durum, görüldüğü üzere, zamanla
ilgili olarak Cenab-ı Hakk (Celle celalühu)'nın takdir buyurduğu haram ve
helallerin karışmasına sebep olmuştur. Sözgelimi hac farizası, onun yapılması
gereken ayda değil, yapılmaması gereken bir ayda oluyor. Bu sebeple Ayet-i
Kerime, nesi yani ayların yerini telkin (zihinde yerleştirmek) işlemini, "Küfürde
artış" olarak tavsif (sıfatlandırmak) etmiştir:
"Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah'ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir. (Haram ayları) ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. Allah'ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O'nun haram kıldığını helâl kılmak için (haram ayını) bir yıl helâl sayarlar, biryıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe, 36-37)
Yukarıda zikredilen hadis, Veda Haccı'nın, yılların devri sonunda, Arapların Zilhicce'yi haram kıldıkları seneye tesadüf ettiğini ifade etmektedir. Bu tevafuk (muvafık bulma, rastlantı) yaradılış sırasında Allah'ın aylarla ilgili olarak koyduğu hükme uygun düşmüş, bundan böyle nsi'ye yer verilmeden asl'a uygun olarak devam edilmesi Resulullah (S.A.V.) tarafından teşri (açıkça bildirmek) edilmiştir.
Veda Hutbesin'de pek çok faideler ifade edilmektedir. Bu faidelerden birkaçını da zikredelim:
İlmin tebliğ edilmesine (bildirilmesine, anlatılmasına,yayılmasına) teşvik var.
İnsan ilme tam ehil olmazdan önce öğrenmeye başlaması caizdir.
İlmi tebliğ için öğrendiğini anlaması şart değildir.
İlmi ikinci elden alanlar, yani arkadan gelenler, birinci elden alanlardan daha anlayışlı olabilir, müteahhir olanlar (sonradan gelenler) arasında az da olsa mütekaddim (evvelki, önceki) olanları geçecek çıkabilir.
Aslında duran hayvana binmek caiz değilse de, ihtiyaç halinde caiz olabilir. Öyle ise bu hususta hadislerde gelen yasaklama, zaruret olmaksızın hayvan durdurup inmeden sohbet etmekle ilgilidir.
Halka hitap ederken yüksek bir yerde durmak hem duyurmayı kolaylaştırır, hem de halkın hatibi görmelerine imkan sağlar.
Söylenen sözün mühim noktalarını tekrar etmek, dinleyicinin daha iyi anlamasını ve zihinde yerleşmesini sağlar. Ashab (radıyallahu anhüm ecmain) Resulullah (S.A.V.)'a karşı edeb ve nezaketleri sebebiyle, sorulara: "Allah ve Resulü daha iyi bilir." Diye cevap verirlerdi.
Tebliğde mühim bir metot olan muhatabı hazırlama: Resulullah (S.A.V.)'ın içinde bulunulan gün, ay ve hutbenin verildiği yele ilgili olarak soru sorması, Kurtubi'nin açıklamasına göre yapılacak tebliğin müessiriyetini (tesirini) artırmak için baş vurulan metoddur. Şöyle der: Resulullah (S.A.V.)'ın bu üç şeyden sorması, sonra her sualin arkasından sükut buyurması (onlara bir bilgi sunmak için değil) onların fehim ve anlayışlarını (yapacağı asıl tebliği) hazırlamak, muhatablarını bütün varlıklarıyla kendisine yöneltmek ve vereceği haberin azamet ve ehemmiyetini duyurmak içindi. Nitekim zihinleri başka meşguliyetlerden arındırılmış, dikkatleri kendisine çekilmiş olan cemaate bu psikolojik hazırlama safhasından) sonra haykırdı: "Bilesiniz ki; mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır, şu günün, şu ayın, şu beldenin haram olduğu gibi.bu söylediklerimi burada olanlar olmayanlara duyursun..." (9)